Antarktika Maceraları – Güney Kutbu’nda İlk Türk kadını – Serap Tilav (Annesinin Kaleminden)

ABD’nin Wisconsin eyaleti Madisonşehrinden, 17 aralık 1991 de,Antarktika’yayolculuk başlıyor. İlk etap Chicago – Los Angeles, 4.5 saat. Aynı güne uymadığı için bir gece orada dinlenecek.Ertesi günü Los Angeles hava alanında Antarktika’ya gidenlerle buluşuyorlar, bir yetkili elindeki listeden isimleri çek ediyor. Evinin kapısındançıktığı andan beri her an takip ediliyor.

İkinci etap Los Angeles-Hawaii-Yeni Zelanda’nın Auckland şehri. 14 saatlik yolları var. Bir saatliğine Hawaii ye inip, yolcu değiştirecekmiş uçak.  Serap’ın tabii ki hemen aklına geliyor, dönüşte Hawaii de inip biraz dolaşmalı. Auckland’a indiklerinde yine bir yetkili karşılarında. Yine sayım var. Ellerindeki bilimsel aletleri gümrüktenözel yollarla geçirmek için alıyorlar. Sonra dışarıçıkıpbaşka terminale yürüyecekler. Güney yarım küresi tam yaz sıcaklarınıyaşıyor. Kışın ortasından kalkıp bu tropik-altı yere inince, ağaçları, çiçekleri görünce ay ben cennete mi geldim diyor. Orada da aklı kalıyor, dönüşte buraya da uğramalı.
Üçüncü etap, Yeni Zelanda’nın güney adasındakiChistchurchşehri.Yetkililer Antarktika grubunu alıp hemen Amerikan askeri üstüne götürüyorlar. O anda askeri disipline girdiklerini anlıyorlar. Ellerine her an ne yapacaklarını belirleyen liste verip otellerine yolluyorlar. Ertesi sabah eğitim semineri ve giyindirilmek için geri dönecekler.
Her gittiği yerden telefon edip nerde olduğunu anlatıyordu. Bizde elimizde harita, adım adım onu takip ediyorduk.Chistchurch’denettiği telefonda nihayet yolun yarısına geldik, aslında esas yolculuk bundan sonra başlıyor diye anlatıyordu. Otelde daha önceden varmış ama orada takılıpkalmışAntarktikayolcularıylatanışıyorlar. Hava Antarktika’ya uçmak için uygun değilmiş, bekleyip duruyorlarmış. Ertesi gün askeri üste döndüklerinde kendilerine verilen talimat da öyle. Üç günden önce gidemeyeceklermiş. Askeri talimatlardan sonra iki asker torbası dolu giysileri deneyecekler. Hepsini görünce ilkin şaka gibi geliyor.Özel maddelerden yapılmışiç pantolon,boğaza kadar uzun kollu iki gömlek, kolsuz yelek, üstüne iki katlı  kalın kürk parka, özel çoraplar, kürklü buz çizmeleri,tüm başı ve boynu  kaplayan kar maskesi, kürklü eldivenler ve kar körlüğünü önleyecek gözlükler. Giyindiğinde nerede ise hareketedemeyecek kadar ağırlaşmış. 10 kilo gelen çizmelerle üzerindekiler 25 kilo ya yakınmış, değerleri ise 3 bin dolar civarındaymış. Bu kıyafetlerleancak robot gibi yürüyebiliyorum diyor.
Şimdiye kadar her fırsatta telefonu ihmal etmedi, bizi merakta bırakmadı, ama bakalım bundan sonra ne yapacağız, nasıl haberleşeceğiz. Antarktika ile sadece günde bir kaç saat kontak kurulabiliyormuş. Oda ancak uydu geçerken.
Bundan sonrasını kızımın tuttuğu kısa notlardan toparlayıp yazıyorum.
Uçağımızın ne zaman hareket edeceği bilinmiyor. 8 saatlik yolumuz var. Rüzgarsızuygun hava bekleniyor. Bu havayı  3 günde 5 günde bekleyebilirmişiz. Aslında harika bir yerdeyiz. Çıkıp etrafta dolaşabilsek isterse günlerce kalalım, ama buradan uzaklaşmak yasak. Her sabah askeriüste geliyoruz, kendimizi gösteriyoruz, bugün git yarın gel diyorlar.
Hafta sonu oldu, askerler hafta sonu çalışmazlarmış, o yüzden iki gün daha uçmamız ertelendi. Eh artıksahile gidip denize girelim bari dedik. Gide gele hepimiz çok iyi kaynaşıp arkadaş olmuştuk. Hep birlikte sandviçlerimizi yapıp biralarımızı alıp sahilde piknik yapmaya gittik. Rüzgârlı rahat bir havaydı,güneştenyandığımızıhiç fark etmedik. Ama akşamına çıktı acıları. Benim ayaklarımın üstü ikinci derece yanmış. Hastanelik oldum yani. Pansuman yapıp kremler verdiler. İyi ki yarın gitmiyoruz. O kalın yün çorapları bu yanık ayaklarımın üstüne nasıl giyerim.
Pazartesi sabahın 3’ünde asker gibi kapılarımıza güm güm vurarak uyandırdılar. Bir saat içinde hazır olun otobüs gelip alacak sizi, hava düzelmiş hemen uçuyormuşuz. Gittik, bizi hazırbekleyentorbalarımızıalıpsıraya girdik. Etrafta kontrol köpekleri var, aman ne sevimli şeyler, sevmek istiyoruz ama asker bağırıyor. Kopeklerle arkadaşlık yasak.Eğer onlarla oynarsanız size alışırlar, kontrol edeceğine iltimas geçerler diyor. Gülüyoruz.  Artık askeriz, her kurala uyacağız. Hava çok sıcak ama biz tam giyimli bir şekilde, hazır ol durumda bekliyoruz.
Nihayet haber geldi hava düzelmiş, uçak hazırmış. Çok sıkı bir kontrolden geçiyoruz. Arkadan yine köpeklerin kontrolü. Tam uçağın kapısında kulak tıkayıcı ve de iki kağıt torba içinde yiyecek verdiler.  Bir tanesini ne zaman acıkırsak yiyebiliriz, ama ikincisini eğer uçak düşerse veya olmayacak bir yere inmeye mecbur kalırsa, kurtarılıncaya kadar açkalıncayemek için saklayacakmışız.  8 saatlik yolumuz var.

 LC-130 tipi olarak bilinen Amerikan askeri kargo uçağı motorlarınıçalıştırmış bizi bekliyor. Elimizde taşımaya mecbur olduğumuz acil torbamıza birde yiyecek torbalarıeklendi. Üstümüzdekiağır giysiler yetmiyormuş gibi birde ağırtorbayla uçağatırmanmak pek kolay olmadı. Tıka basa doldurdular bizi. Uçağın yarısından fazlası kargo. Hem kendi kargomuz, hem de Antarktika’daki Amerikan üstlerine gerekli her şeyi taşıyor, yiyecek, içecek, taze sebze, meyve, orada çalışanlara eriştirilecek mektuplar.

Uçağın yan cephesi boyunca asılı file gibi yerlere yan yana nerdeyse üstüste oturduk. 8 saat nasıl gidilir böyle, olacak şey değil. Ama uçağıniçi o kadar ilginç ki hiç böyle bir şey beklemiyordum. Uçağıçalıştıranbütün aletler, borular, tüpler, her şey açıkta, yani uçağıniçastarı yok. O yüzden motor gürültüsü çekilecek gibi değil. Askerler arada sırada gelip boruları, yağ tüplerini, bazı göstergeleri kontrol ediyorlar. Bütün gözler onlarınsuratına dikiliyor. Suratlarından bir şeyler anlamaya çalışıyoruz. Her şey yolunda mi yoksa bir bozukluk mu var.
Uçak normal yüksekliğine ulaşınca kemerlerimizi açabileceğimiz söylendi. Baktım bu işi bilen eskiler hemen ayaklandılar, arka kısımdakikargolarınüstüneuzanıp uyumaya başladılar. Ben bunu çok kıskandım, bende ayaklandım ama o kadar sıkış tıkışız ki benim arkalara geçmem imkânsızgörünüyor. Yine eskilerden biri, anladı herhalde benim hapis kaldığımı, işaretle bir şeyler anlatmaya çalıştı. Meğerse insanların kucakları üstünden kayarak gidecekmişim arkaya. Bende öyle yaptım. Çokta kolay kayıldı o kalın yorgan gibi giysilerimizin üstünden. Birde bunun dönüşü var tabi ki. Uçakta tuvalet ve el yıkamak için su yok. Arkada, belimize kadar gelen bir perdenin arkasında büyükçe bir kova var, o kadar. Ama üstümüzdekikabanlarımızı, tulumları falan çıkarıpo minicik perde arkasında işimizi yapmak olacak gibi değil. Dayanmaya çalışıyoruz.
İlkineceğimiz yer Antarktika’nın sahilinde, Erabus yanardağının eteklerinde kurulu Amerika’nın en büyük istasyonu. Bazen uçakların buraya kadar gelip, ineceği yeri göremediği için dönüp durup sonrada tekrar Yeni Zelanda’ya geri döndüğü de olurmuş. Tam 8 saat zor bir yolculuktan sonra, uçaktan takır tukur sesler geldi, uçak kızaklarını indirip test etti, arkadaki kaptan çek işareti verdi, ortadaki kaptan da tamam dedi, pilotta inişe geçti.  Evet evetgerçekten indik. Yarım saat kadar buzun üstünde kaya kaya yavaşladık. Daha tam durmadan uçağınbütünarkası açıldı, bizim kargolar teker teker arkadan buzun üstüneatıldılar. Aklımız gidiyor bizim aletlerimiz nasılsağ salim çıkacaklar acaba diye. Antarktika’ya ayak bastık. Uçaktançıktığımız andaki manzara üstüne olduğumuz yerde donup kalıyoruz, soğuktan değil, manzaradan.

Kızımın ilk Antarktika yolculuğunu kendi ağzından size aktarmaya devam ediyorum. Bundan sonra 15 kere daha gitti Güney Kutbuna, ama bu ilk yolculuğu ilk heyecandı. Antarktika’nın kıyısındaki McMurdo araştırma istasyonuna indiler.  Oradan devam edelim:

Her taraf bembeyaz, gözkamaştırıcı bir ışık. Ufukta dört tarafımız bembeyaz dağlarla çevrili, bembeyaz dümdüz çanak gibi bir yerin ortasındayız. Nereye indiğimizi tam anlayamadım. Deniz buzu üstüne mi indik karaya mi indik belli değil. Masmavi gökyüzünde, uzakta Erebus yanardağı bütün heybetiyle kendini belli ediyor. Bembeyaz tepesinden gazlar çıkarıyor. Ama askerler bizim etrafa dağılacağımızdan korkup bize zaman vermiyor, sadece tuvalet için 15 dakika. Askeri tanka benzeyen vagon gibi bir aracın içine dolup, hemen kasabaya doğru yola çıktık. Yarım saat buzların üstünde tangır tungur çok sarsıldık ama o manzaraya değdi tabi ki.Erebusdağına iyice yaklaştık, onun lavasından oluşan yarımadaya tırmanmayabaşladık. İşte o anda esas Antarktika kıtasına ayak basmıştık. Meğerse uçak deniz buzu üstüne inmiş. Tam deniz buzu ile karanın birleştiği yerde ufak ufakgölcükler, delikler var, hepsinin etrafı fok baliği dolu. Tepeyi döner dönmez manzara değişiyor. Kapkara lava toprağı, çakılıüstüne kurulmuş yeşil yeşil barakalar görüyoruz. Burası Yeni Zelanda’nın araştırma istasyonu. Sadece haftanın iki günü belirli saatlerde oraya gidebilirmişiz. Zamanımız olsa da gidebilsek. Fok balıklarını biraz daha yakından görmek isterdim.
İkinci tepeyi dönünce önümüze kapkara büyük bir koy çıktı, uzaktan da McMurdokasabası göründü. Çok çirkin bir baraka yığıntısı. Antarktika’nın o el değmemiş güzelliğine hiç yakışmadı. Bütün işletme askerlerin elinde. Bize de çok sert davranıyorlar. Bilimcilerin şakalarından da hiç anlamıyorlar. Ufak bir barakaönünde indirildik. McMurdo’dada kalan yolculuk arkadaşlarımıza veda ettik. Güney Kutbuna devam eden sadece 5 kişikalmıştık. Uçağımızın ne zaman geleceği belli değilmiş. Oturup bekleyin dediler. Bir yere de ayrılmak yok. Çokşanslıydık. 3 saat sonra uçak geldi. Duyduğumuzagöre bazen 15 gün beklenebiliyormuş. Her şey hava durumuna bağlı.
Geldiğimiz tepeleri tekrar tırmanıp, yine buzların üstünde yarım saat gittikten sonra bizi Güney Kutbuna götürecek uçağı gördük. 5 kişiyiz, bütün uçak bizim derken yine oturacak yer yok. Her yer kargo dolu. Ama bu sefer öğrendim. Hemen arka cama. 3.5-4 saatlik yolumuz var, rüzgârın yönüne bağlı. 40 dakika sonra Antarktika’yı doğu bati diye ikiye bölen Transantartikdağ kümesi görünmeye başladı. 1.5 saat kadar tam üstlerinden uçtuk. Tepelerine kadar buza gömülmüş dağları, tepelerinden inen buzulların nehir gibi kaymalarını seyrettik. Dağlar bittikten sonra artık 4km yükseklikteki Bati Antarktika ovasına doğru yükselmeye başladık.  Ne olsa askeri uçaktayız. Kabin basıncını bizim rahatımız için değiştirmek falan yok. Yavaş yavaş hem soğuğu hem de oksijensizliği hissediyoruz. Son bir saat bembeyaz dümdüz kâğıt gibi bir yerin üstünden uçuyoruz. Hiç dünyaya benzemiyor. Biz hangi gezegendeyiz acaba?

Uçağımız alçalmaya başladı, Güney Kutup noktasına gelmiştik. Hava, rüzgar her şey uygun inmesi için, artık kızaklarını indirmesini bekliyoruz. Ama tam kutup noktasına yaklaştığı anda hava aniden çok soğuduğu için bazen kızaklar donup gövdeye yapışıp kalıyorlarmış. Kızaklarını indiremeyip, ta buraya kadar gelip McMurdo’ya geri dönen uçaklar çok oluyormuş. Biz şanslıydık, kızaklar indi, epey uzun bir süre buz üstünde kayarak durduk.

Dışarıya ayağımı attığım anda göğsüme 10 tonluk bir tır çarpmış gibi oldu. Havanın keskinliğinden herhalde. Hem 3 km yüksekteyiz, oksijen az, hem %0 nem, hem -50 derece. Burnumun içindeki nem aniden buz olup donunca nefes alamadım, burnumu kapadım ama bu seferde oksijen azlığından nefes alamadım, orada biraz bocaladım. Bizi karşılamaya gelenler hemen elimizden torbalarımızı aldılar. İşte o zaman rahatladım şöyle bir etrafıma baktım. Bayrakları ve Güney Kutup noktasını belirleyen işareti görünce çok heyecanlandım. Gerçekten ben dünyanın etrafında döndüğü eksenin geçtiği noktadaydım. 90° Güney noktası.

Patronum ve İngiliz arkadaşlar 20 gündür oradalardı, artık ortamın şartlarına alışmışlar hızlı hızlı yürüyorlar, ben yetişmekte güçlük çekiyorum. İstasyon o kadar gömülmüş ki girişi tam yokuş aşağı kayılacak gibi. Hemen yaramazlığımı gösterdim, oturup kabanımın üstünde kaya kaya herkesten daha evvel girdim içeri. Yarım küre biçiminde, 50 m genişliğinde, 16 m yüksekliğinde çelik bir kubbenin altındayız. Tren vagonlarını andıran ama birbirine bağlı olmayan 4 baraka var içinde. İlk baraka doktorun yeri ve revir. Onun yanında bilim binası, ilk kapı Amerikan Milli Bilim Derneğini temsil eden bilim başkanının odası. Barakanın en büyük bölümü meteorolojiye ayrılmış. Hava durumu buraya varmanın, burada yasamanın en önemli ögesi olduğu için en eski bilim gurubu onlar. Hava durumunun yanında, deprem ölçücü ve de çok yüksek atmosfer olaylarını da gözleyici aletler var. Bizim gurubunda minnacık bir köşesi var en son bölümde, kapı dibinde. Çok soğuk bir köşe. Ama o kapıdan çıkınca yemekhane ve mutfak binası hemen 5 adim sonra. Üstümüze kat kat giyinmeden binadan binaya geçmek kolay oluyor. Yemekhane ve mutfağın üst kati bar. Sadece orada sigara içilebiliyor.

Öteki barakanın alt katı tamamen iletişim kontrol odası. Dünyayla tek iletişimimiz burada. 24 saat her an iki kişi nöbetçi kalıyor. Üst katta idarecilerin odası, bilardo masası, kütüphane ve TV odası var. Uçaktan iner inmez her yeni gelen bu odaya alınıyor. Doktor tekrar tekrar hatırlatıyor, ilk iki gün çok yavaştan alacaksınız, ağır çalışmak yok, 5 litre su içmemiz lazım her gün. Yoksa havanın kuruluğundan dehidrasyon olurmuşuz. Kahve ve alkol yok, onlarda dehidrasyon yapıyor. Doktordan sonra idareciler tekrar kuralları hatırlatıyorlar. En çok derdimiz su ile. Su yapmak en pahalı işlemmiş. O yüzden sadece haftada 2 defa 3 dakikalık duş yapabilicez, tuvalette su çekmekte sadece büyük için.

İstasyonun en kalabalık olduğu zamandayız, 120 kişiye ulaşmış nüfus. Yemekhane artık kaldırmaz duruma gelmiş. Sadece 41 kişi bilim için oradayız. 80 kişilik bir personel, oradaki yaşamı bir mucize gibi aksamadan yürütmekle görevli. Enerji üretim istasyonu teknikerleri, iletişim uzmanları, elektrikçi, tesisatçı, marangoz, ahçı ve mutfak personeli, uçak indirme kaldırma, gelen petrolü depolama uzmanları. İstasyonun içinde, yani çelik kubbenin altında sadece 25 kişilik yatak var. Geri kalan herkes dışarıdaki asker çadırlarında kalıyor. Çadırın içi battaniyeler ile 10’a bölünmüş, ortadaki bir gaz sobası ile ısınıyor. Ama tamda ısınmıyor, yere bıraktığımız çoraplarımızı sabah donmuş buluyoruz. En zoruma giden şeyde tuvalete gitmek oldu. Tuvalet çadırdan 50m ötede, ayrı bir barakada. Yataktan kalkıp, dışarı çıkmak için kat kat giyinmek, donmuş çorapları ayağıma geçirip, sonrada koca çizmeleri bağlamak pek zor geldi bana. Buna da alışırım herhalde.

Güneşin 24 saat tepemizde dönmesi beni hiç etkilemedi, güzel güzel uyuyorum. Ama ortamın kuruluğundan burnum kanıyor, ona bir çare bulmam lazım.

Güney Kutbundaki ilk iki günümü hem doktorun hem de arkadaşların uyarısı üzerine yavaştan aldım, daha tam olarak çalışmaya başlamadım. Herhangi bir rahatsızlıkta hissetmedim. Kahve içmemem lazımdı, kafein dehidrasyon yapar, başım ağrır diye, ama ben kahve içmezsem başım ağrır dedim ve de o hususta kimseyi dinlemedim. Artık iyiyim ben işe başlıyım dedim ama bu seferde yılbaşı eğlenceleri için hazırlıklar başladı.

Güney Kutup noktasında yılbaşı nasıl kutlanır? Bütün meridyenlerin birleştiği noktadayız, saat diye bir kavram yok. Yılbaşını hangi saatte kutlasak acaba? Burada saati belirleyen tek şey yemek saatleri. Yılbaşı aksam yemeği için şef çok özel yemekler yapmış, olağan üstü bir sanat eseri gibi de sergilemiş. Meğerse şefimiz New York’un ünlü şeflerinden biriymiş. Çok eğlenceli bir yemekten sonra canlı müzik başladı, gitarlar davullar, tam takım bir grup kuruldu, yemekhane diskoya dönüştü. Hala karar verememiştik yılbaşını ne zaman kutlasak diye. Birinin aklına geldi, ben 24 saat boyunca her saat başı kutup noktasındaki işaret kazığına gidip öyle kutlayacağım dedi. Niye olmasın iyi fikir dedik, bizde ona katıldık, 3-4 kere yılbaşı kutladıktan sonra birazda sarhoş olmaya başlayınca dışarı çıkmak zor geldi, vaz geçtik. Ertesi gün öğrendik ki iki kişi gerçekten 24 saat boyunca her saat başı yılbaşını kutlamış. Ve de bunu yapan ilk kişiler olarak da Guinness Dünya Rekorları tutanağına geçmişler. Burada ne yaparsan bir ilk oluyor, o yüzden her gün heyecanlı geçiyor.

1 Ocak 1992. Yılın ilk günü, Güney Kutbunda büyük bir tören var. Yeni kutup noktası belirlenecek, eski kutup noktasındaki işaret kazığı ve Güney Kutup tabelası yeni yenine törenle taşınacak. Kutup noktası niye mi değişiyor? Dünyanın ekseni tabiki değişmiyor, ama kutbun olduğu yer büyük bir buzul nehrinin üstünde, her sene 10 m kadar kayıyor. Her sene resmi bir görevli geliyor, ölçüp biçiyor, dünyanın eksen noktasını buluyor, yeni kazığı dikiyor.

Bütün herkes toplandık kutup işaretinin etrafında. Bu noktaya ilk gelenler Norveçli Roald Amundsen ve Ingiliz Robert Falcon Scott’i anıp söyledikleri cümleleri tekrarladık. Yeni direk dikildikten sonrada sırayla her birimiz çekiçle çakıp bu tarihi olayın içinde bulduk kendimizi. Bu beni çok duygulandırdı.

Hava ısısı genelde -25C, -30C civarlarında, rüzgar olmadıkca çok kuru, içe işlemeyen güzel bir soğuk oluyor. O koca parkanin, ve çizmelerin içinde terliyorum bile. Ben çoğu kişiden daha dayanıklı çıkdım soğuğa.

Kızımın Ocak 1992 de Güney Kutup noktasındaki yaşamını ve çalışmalarını bize anlattığı gibi kendi ağzından size aktarmaya devam ediyorum.

…..

Artık buradaki ortama ve yaşama iyice alıştım, bir sürü yeni bilimciyle tanıştım, bir kaçıyla çok iyi arkadaş oldum. 1970’lerden beri burada yapılan araştırmalar hep atmosferle, güneşle ilgili imiş. Buradaki atmosferin bu kadar kuru olduğunu, bu yüzdende astronomiye çok elverişli olduğunu keşfeden bilimciler, 80’ler de astronomiye başlamışlar. Kışın 6 ay hiç aralıksız karanlık. Tabii ki astronomi için harika bir yer. Bir kaç değişik teleskop var dışarıdaki barakaların içinde. Bütün kışı burada geçirecek operatör ve gözlemcileri eğitmek için gelen astronomlar var etrafta. Çok eğlenceli bir İngiliz grubu var, kozmik ışınlar üstüne araştırma yapıyorlar.

Bizim grup başkanımızda yeni bir teleskop inşa etmeye başlatmış 2 sene önce. Bu sene artık bitmiş gibi duruyor, benim de işim o teleskoptan gelen sinyallerin kompüter tarafından okunmasını sağlayacak programı yazmak. İngiliz grup da kendi deneyleri için program geliştiriyorlar, onlarla birlikte oturup her iki deney içinde birlikte kafa yoruyoruz. Benim yanımda iki mühendis, birde genç üniversite öğrencisi var bizim teleskop üstünde uğrasan. Onlar dışarıda teleskopu döndürmeye çalışırlarken bende içeride sinyal kabloları, onları okuyacak dijite edecek elektronik aletler ve de o aletleri anlayacak, dataları yazacak kompüterle boğuşup duruyorum.

Çok çalışıyoruz. Vaktimiz çok az, bu işlerin bitmesi, teleskopun dönmesi, programların yazılması lazım. Burada kalma iznimiz Ocak sonuna kadar, son uçak Şubat başında. Çok çalışıyoruz ama yatmadan evvel bara uğrayıp stres atmayı da ihmal etmiyoruz. Bilimciler dışında esas burada çalışan, hayatımızı, rahatımızı sağlayanlarla ancak barda kaynaşıyoruz. Onlarda bara gelen bilimcileri çok seviyorlar, hep merakla sorular soruyorlar. Bar çok karanlık bir oda, arada bir böyle karanlık iyi geliyor. Dışarıda güneş her an tepemizde dönüp duruyor. Barın içinden başka bir odaya geçiliyor, daha da karanlık bir oda, orası fotoğraf baskı odası. Bir kaç kişi toplandık bilen birinden siyah-beyaz basma dersi aldık. Geçen gün kendi çektiğim resimleri kendim bastım, çok zevkli oluyor.

15 Ocak gibi güneş iyice alçalmaya, hava hissedilir derecede soğuma başlar diyorlardı, öyle oldu. Rüzgarın etkisi ile de -40 dereceye iniyor. Bir kaç gün süren bir fırtına oldu, dışarı çıkıp çalışamadık. Bir yandan zaman kalmadı diye panik içindeyiz, bir yandan da dönüş yolculuğumuz için planlar yapıyoruz. Adadan adaya atlayarak gidelim diyoruz. İlk önce Yeni Zelanda sonra Hawaii adasını dolaşacağız. Aslında bu hayatı çok özleyecem. Esas hayat işte böyle olmalı. Ne para kavramı, ne anahtar kavramı, ne de polis kavramı olan bir yaşam sistemi.

Teleskop dönmeye başladı, benim programda işliyor. Kışı burada geçirip bizim deneylere bakacak teknisyeni eğitmeye geldi sıra. 9 ay erişilemeyen bir yerde, yalnız başına bütün bu aletleri çalıştırmayı becermesi lazım. Projenin başarısı birazda onun elinde. Ben gidip özellikle bozuyorum aletleri, gel bakalım bunları düzelt diyorum, öyle öğretiyorum. Çocuk bir seferinde yüreğime inecek korkudan dedi. Her şey tıkır tıkır işlemeden burayı terk etmek yok diyor.

Dönüş günü geldi. Hüzünlü bir gün, çok sevdim bu hayatı. Arkamızda 21 arkadaşı bırakıyoruz, 9 ay kendi başlarının derdine kendileri bakacaklar.

Herkes pasaportuna damgalar basıyor, geliş dönüş günlerini belirleyen, hatıra niyetine geçen damgalar var. Sonrada müdüre gidip imzalattırıyorlar, hani biz buradaydık demenin ispati gibi. Bende bastım damgaları, 35 gündür buradaymışım. Günleri saymayı, tarihleri tamamen unutmuşuz. Müdüre verince pasaportumu şöyle evirdi çevirdi, hiç bu pasaporttan görmedik galiba biz burada dedi. Buraya gelenlerin çoğu Amerikalı bilimciler, benim gibi gelen yabancı bilimci az, hele bayan hiç yok. Amerikan Bilim Kurumu’nun tuttuğu listeleri inceledik, bugüne kadar buraya 3000 den az kişi ayak basmış, içlerinde hiç Türk pasaportlu biri yok. Ben ilk oldum.

Antarktika’dan dönüşünü yine kızımın kaleminden okuyoruz.

…….

Güney Kutbu’ndan McMurdo’ya uçuşumuz ilginçti. Gelirken getirdiğimiz yiyeceklerin yerine bu sefer siyah siyah garip variller vardı. Sordum nedir bunlar diye. Meğerse bütün insan dışkılarını ve dönüşüm atıklarını geri götürüyormuşuz. Hepsi tekrar Amerika’ya uçuyorlar.
Uçağımız geldi, ve de Antarktika’ya veda ediyoruz. Seneye tekrar gelmek üzere ayrılıyoruz.McMurdo’ya indiğimizde gözlerimize inanamadık. Gelirken üstüne indiğimiz buzlar çözülmüş, masmavi deniz olmuştu. Suratımıza çarpan nemli hava ve oksijen tekrar bizim dünyada olduğumuzu hatırlattı. Bir aydır oksijensiz yaşadıktan sonra burada kendimizi kuş gibi hissedip yürümek yerine koşuyorduk. Hava bozuldu, bizi Yeni Zelanda’ya götürecek uçak gelemedi, 5 gündür buradayız. Pek de iyi oldu. Uzun yürüyüşler yaptık, tepelere tırmanıp manzara seyrettik. Denizde Orka denen siyah-beyaz balinalar gördük, hemen sahile koştuk. Bir baktık ki balinalardan kaçan penguenlerde teker teker sahile atlıyorlar. Ama ne yazık ki bir kaç tanesi gözümüzün önünde balinalara yem oldu. Penguenlerle birlikte sahilde oturduk ama 5 m den fazla yaklaşmamız yasak. Ama onlar çok meraklı, üstümüze geldiler, bizde sessizce seyrettik.
Ertesi gün grup grup herkes kendi yoluna ayrıldı. Antarktika’da 3 ay çalışanlar biriktirdikleri para ile 9 ay dünyayı dolaşıyorlar. Biz bilimciler onlara pek imrendik. Hiç olmazsa bizde 10 gün kaçamak yapıp Yeni Zelanda’nın güney adasından kuzey adasına kadar araba kiralayıp gezerek gidelim dedik. Hiç bir plan yapmadan önümüze neresi gelirse oraya gittik. Geçtiğimiz yerlerin güzelliğini, ilginçliğini anlatmak satırlara sığmaz. Fiyortlar, tropik ormanlar, çöller, kükürtlü suların fışkırdığı pis kokulu alanlar, ışık veren tırtılların sarktığı mağaralar. Yeni Zelandalıların misafirperverliklerine de şaşırıp kaldık. Otel olmayan yerlerde kendi evlerini açtılar bize.  5 gün sonra Auckland’a vardık, Hawaii’ye uçuyoruz ama aklımızda burada kaldı. Sekiz saat sonra Christchurch’e indik. Şubat ayı, yazın en sıcak günleri. Bir ay kokusuz yaşadıktan sonra  çiçeklerin kokuları başımızı döndürdü . Bembeyaz bir dünyadan sonra yeşiller, kırmızılar, morlar her şey daha bir başka görünüyor. Üstümüzdeki ağır giysileri teslim ettikten sonra şehre indik. Sokaklarda bile yürümeyi unutmuşuz. Karşıdan karşıya geçerken hiç arabamaymış, trafik ışığıymış fark etmeden yürüyüp geçiyorduk. Kornalar çalmaya başlayınca aklimiz başımıza geldi. Yine hemen bir park bulup kaçtık kalabalıktan. Çimlerin üstünde uyuyup  kalmışız. Uyandığımızda hava kararıyordu, o da bir garip duyguydu.  Geceyi bile özlemişiz, sevincimizden çığlıklar attık, yıldızların çıkmasını bekledik.

Hawaii’nin tropik yağmurları ve kalabalıklığı iyice garip geldi bize. Yine kaçtık zümrüt yeşili dağlara. Tavus kuşlarının saldırısına uğradık, istemediler bizi kendi doğal yerlerinde. Adanın kuzeyindeki dev dalgalarda sörf yapanları seyrettik, güneyinde de tüple denize dalıp tropik balıklarla yüzdük.

10 günlük tatilimiz bitti, çok güzeldi ama bizim bilimci beynimiz yine de araştırmalarımızın başına dönmeyi istedi. Fazla ayrı kalamıyoruz en sevdiğimiz işimizden.

Serap Tilav Güney Kutup noktasına giden ilk Türk kadını oluyor. Hürriyet Gazetesinin Amerika şubesi Serap ile kontağa geçip, röportaj yapmak istiyorlar. Tam o sıralarda yine bir Türk bilim kadını Kuzey Kutbuna en yaklaşan Türk olmuş. İki Türk bilim kadınının başarılarını Dünya Kadınlar Günü için özel bir yazı dizisinde anlatmayı tasarlamışlar. New York’a röportaj için davet edildiler. İki maceracı bilimcilerde böylece birbirleri ile tanışmış oldular. Röportajdan sonra Serap bize telefonla bildirdi.  9 Mart  1992  günü Hürriyet gazetesi almamızı söylüyor. Kızımızın macerasını gazetede okuyoruz. Gidip geldikten sonra bize telefonda anlatamadığı her şey orada yazıyordu. Beş gün üst üste çıkan detaylı bir yazı dizisi idi. Bizde çok zevkle okuduk, gururlandık.

O günü akşama kadar telefon susmadı, okuyan bizi arıyordu. Herkes in pek hoşuna gitmiş. Serap`ı kutluyor başarısının devamını diliyorlardı. Daha sonrada Türkiye’ye geldiğinde Star TV’nin Anahtar programında röportaja çıktı. O gece televizyondaki konuşmasında da, sorulan soruya, Dünya ya döndüğümde diye başlamıştı. Evet her fırsatta oranın hiç dünya ya benzemediğini anlatıyordu.

Ama her şeye rağmen daha senelerce gitti, şimdiye kadar 15 Antarktika seferi yaptı. Kimi zaman rahat kimi zaman da bayağı zorluklarla karşılaşıyordu, her seferi değişik bir macera idi. Bizde o gidip gelinceye kadar merakla ondan haber bekliyorduk. İlk gidişlerinde iletişim çok zordu. Sadece haftada bir, Pazar günleri tek yönlü telefonlardan edebiliyordu. O zaman da ancak birkaç kelime konuşabiliyorduk. Mektup veya bir kart atsa ancak 2, 3 ay sonra elimize geçiyordu. İleriki senelerde bu haberleşmeler biraz daha rahatladı. Eskimiş Amerikan askeri uyduları Antarktika’ya iletişim servisi yapmaya başladı, Güney Kutbuna internet geldi. Kutuptan uydular göründüğü sürece telefonla konuşulabiliyor, günde 12 saate kadar iletişim sağlanabiliyordu.

En heyecanlandığımız günlerde dönme günleri idi. Hem orasını çok sevdiği için, hem geride bıraktığı arkadaşlarından ayrılamadığı için hep son uçağa kalıyordu. Şubatın ortaları oluyor, Güney Kutbuna kış yaklaşıyor, rüzgârla -70 dereceye düşlen ısılar görüyorlardı. Eğer hava bozarda uçak onları almaya gelemese, 9 ay orada kalırsa, ne yapar diye çok meraklanıyordum. Kışın orada kalan 8 fizikçi arkadaşları için bile üzülüyordum. Düşünemiyordum o karanlık diyarda nasıl geçer 9 ay.

Serap`ın anlattığı, orada kalan arkadaşları için, güneşin batışı büyük bir olay, doğuşu ise düğün bayram oluyormuş. Kışın ise Aurora seyretmek en büyük eğlenceleri oluyormuş. Çektikleri bir videoyu seyretmiştim, bu kadar güzel bir tabiat olayı olamaz. Kutuplara yakın bölgelerde görülen, mavi, yeşil, mor ışıltılı dans eden bulutlar gibi olağan üstü bir gökyüzü olayı.

Çalışmaları sırasında birçok zorluklarla karşılaşıyordu, ama başlattığı bu projenin peşini bırakmıyor, bütün güçlüklere göğüs geriyordu. Her gidişinden sonra çalışmalarından dolayı kendine madalyalar teşekkürler veriliyordu. 2005 senesinde ise Antarktika’da bir dağin tepesine kızımızın onuruna Tilav Cirque ismi verildi. Transantarktik dağ zincirinin başlangıcı olan, bir çok buzul nehrinin denize ulaştığı, kıyıya yakın bir bölge. Bölgedeki dağların tepeleri buzulların oluşturduğu çanak şeklindeki alanlara dönüşmüş. Bu alanlara coğrafyada Cirque denirmiş. Dört tane yan yana çanaklardan her birine, kızımızın ve üç astrofizikçi arkadaşının adının verilmesinden bu çalışmalarının ne kadar değerli olduğu anlaşılıyordu.

Kaynak: http://www.daricagazetesi.com.tr/yazar/leyla-tilav.html